Karalamalar #42

Yaşama amacımızı bilmeden, çevremizi anlamaya başladığımız andan itibaren bir şekilde yönlendirilerek yaşamaya çalışıyoruz. Okula götürülür, sınava hazırlanır, şanslıysak bir meslek seçer ve emeklilik hayali kurarız. Ama yaşam öyle sinsi ki, belki bu hayallerin ortasındayken bir kaza sonucu hiçbir zaman o hayalleri gerçekleştiremeyeceğiz. İronik kısmı da ben bu yazıyı yazarken ortalarda bir yerlerde, hatta bu cümleyi bile bitiremeden kalp krizi geçirip ölebilirim. 1 salise sonrasını bilmezken, ama bu bilinmezlik sadece ölüm ve yaşam arasında, nasıl bu kadar “zaman”ı bonkör kullanabiliyoruz?

Film izlerken bugün, belki 10 yıl sonra sakat kalabileceğimi düşündüm, 3 yıl sonra ampüte olabileceğimi, 15 dakika sonra beyin kanaması geçirebileceğimi, 1 dakika sonra da zengin olabileceğimi. Kader var mı? Sanmıyorum. Ama uzay-zaman ekseninin bir yerinde, benim 23 yıl sonraki yaşantım duruyor. Ya da belki o kadar bile yaşayamayacağım. Her neyse, benim uzay-zaman izdüşümünde benim bütün yaşantım duruyor. Nasıl ki şu an havaya bakıp gördüğümüz o yıldızlar aslında binlerce yıl öncesinin bize gelen ışınları ise, yani bizim dünyamızdaki zamana göre düşünürsek belki orada bir yıldız artık yok, benim, hepimizin birer izdüşümü de bir yerlerde bulunuyor.  Ve ne acı ki biz hiçbir şekilde “yaşamadan öğrenemiyoruz.”

Yaşam dünyadaki en büyük klostrofobik şey. Hatta buna sebep dünya olabilir. Çünkü benim için dünyada tıkılı kalma düşüncesi, asansöre binmekten korkan klostrofobik için birebir aynı; ne eksik ne fazla. 

1 note

Karalamalar #41

Gördüğümüz ne varsa beynimizin bize sunduğu gerçeği ile yaşamak nasıl bu kadar kolay olabiliyor? Beynin placebo ilaçlarla hastalık geçirebilme gücü varken, önümde duran ve şu an yazı yazdığım bilgisayarın nasıl bir şey olduğunu bilmemek beni ziyadesiyle ürkütüyor. Işık yansıyıp göze geliyor, beyin bunu kendi dilinde çeviriyor. Bu yüzdendir ki, hiçbir zaman kendimiz dışındaki bir bireyin bir “şeyi” nasıl gördüğünü öğrenemeyeceğiz. 

Uyurken bilincimiz nereye taşınıyor çok merak ediyorum. Belli ki ait olduğumuz zaman-mekan denkleminden çıkıyor. Ve bir şekilde de geri gelebiliyor. Uykuya dalmayı kısmen de olsa bilinçli fakat o süre içerisindeki bilincimizin “gezinti”sini ise bilinçsizce takip ediyoruz. 

Uzayı gözlemlerken, hadi bırakın uzayı gözlemlemeyi, gece yıldızlara bakarken aslında bir nevi zamanda yolculuk yapıyoruz. Çünkü oradan gelen ışınlar bize zilyon sene önceki ışınların ta kendileri. Yani kafamızı her kaldırdığımızda aslında geçmişi görüyoruz. Bu durumda da şimdiki zaman sadece önümüzde. Ve eminim bir taraflarda da gelecek vardır ama halen kör gibiyiz. 

Bunlar bu zamanlarda uzunca düşündüğüm satırbaşlarından birkaçıydı sadece. Beynimin içindeki bilim ve kurgu iflah olmaz şekilde ilerliyor son günlerde. Sanırım bunda tekrardan kitap okumaya başlamam ve beynimi çalıştırmam etkili oldu. Her neyse; daha neden esnediğimizi bilmediğimiz bir dünyada, evrende,  yaşantıda, yaşamda, ya da her ne bokla adlandırmak isterseniz, insanlara tanrı olgusu yükleyip acı çektirmek ne derece mantığa sığıyor beynimin hiçbir kıvrımına girmiyor bu. Ben, bu dünyadaki bütün ilim ve bilimlerin bir şekilde yanlış analiz edildiğine inanıyorum. Yani algılarımız her ne kadar farklı düşünen bilim insanıyla dolu olsa da, bilime adanacak hale gelene kadar çevresel etkenlerle maruz kaldığımız “şey”ler yüzünden belli bir kısır döngüde kalıp, o yönde ilerlemek zorunda kalıyoruz, ki bence bir yerde yanlış yaptık ve bu yüzden hiçbir şey bilmiyoruz aslında. Yani uzayı, bir boşluk olarak görmektense, bir balığın denizin üzerini hiç görememesi yüzünden oksijenın serbest dolaştığı ortamı bilmemesi gibi görmek istiyorum. Septik yaklaşıp, en temeldeki olguları baştan yazmak gerekiyor. Bu bizi canlı tutacak ve fikirler dünyasına oturtacak olan şey. Tanrı kavramının, toplum kavramının, artık işlevinin kalmadığına ve yakın zamanda değişime uğrayacağına inandığım demokrasi-kapitalizm kavramının, seks kavramının, gezegen kavramının, mastürbasyon kavramının, dolaşım sistemi kavramının, anatomi kavramının, fizyoloji kavramının, tedavi kavramının, aile kavramının, anne kavramının, kuzen kavramının, sigara bağımlılığı kavramının, bütün kavramların ve bütün hücrelerin değişmesini istiyorum. Daha farklı bakarak yaşamak istiyorum. 

1 note

Karalamalar #40

Aslında süpermarketler, olası bir zombi saldırısında, ne bileyim apokaliptik bir durumda, mahalle bakkallarından daha fazla erzak temin edebilecek bizlere. Hem de %100 indirimli. 

0 notes

Karalamalar #39

Neredeyse bir yıldır tek yaptığım yeni taşındığım evde boş boş dolanmak. Salak internet sitelerinde dolaşıp, kendim için hiçbir şey yapmamak. 

Bu infinite loop’u kırmanın vakti geliyor. Her şeyden önce “artık” bitirmem gereken okuluma önem vermemin zamanı çoktan geçti ve ipleri bu konuda ele almam gerekiyor. Ve zaten bir yılda, inanılmaz kilo aldım. Belki de insan içine çıkmama isteğim bu yüzdendir. 

Uzun zamandır ne buraya, ne de defterlerime yazı yazabiliyorum. Ne adam gibi fotoğraf çekebiliyorum. Ne doğru düzgün kitap okuyabiliyorum. Hoş, biriktirdiğim çizgi romanları erittim, yalan yok. Ama bekleyen onlarca kitabım var; hem de tek seferde alınmış. Aylarca beklemiş ve toz içinde kalmış. 

Anka mı dersiniz, Jesus’ın rezurekşını mı bilmem fakat, eski halime geri dönüyorum. Be aware. 

0 notes

Karalamalar #38

"Her şeyin gitgide anlamsızlaştığı, soyutlaştığı dönemlerde nasıl hayatta kalabiliyoruz?" dedi dışından sanki evde biri varmış gibi. Yeni aldığı, değişik markalı tütününü sararken elleri titriyordu. İlk defa böyle olmuştu. Çok takmazdı bu tip şeylere, gözünü kapayıp el marifetiyle sigarayı çabucak sarıp ağzına götürmüştü. Çlink sesi ile beraber çakmağının muazzam ateş ile sigarasını yaktı. Ağzına acı bir tat geldi, evet; tütünü kalitesizdi. "Şansımı sikeyim Ian, senin gibi ben de çok şanssızım" diye iç çekti. İmkanı olsa hayatı grenli siyah & beyaz görmek isterdi. Bol kontrastlı. 4 adım ileri gidiyordu. Hayata 4 adım ileri giderken, siyah ve beyazın yanına 4 renk daha eklerken, en küçük bir olayda tekrardan siyah ya da beyaza düşüyordu. Ruhu bozulmuştu, vücudu kaldıramıyordu. Sonsuzluk içinde yüzmek, 4 duvar arasında yok olmak istiyordu. "Kaldıramıyorum artık lanet olası! Her geçen gün vurduğu hasar daha da büyüyor, ne kadar büyük ya da küçük olmasına gerek yok olayın. Boşlukta sallanıyor gibiyim. Tek yapmak istediğim yok olmak ama onu da beceremiyorum. Sadece duruyorum. Duruyorum anladın mı? Durmaktan bıktım. Yok olamamaktan bıktım. Yok olmaktan korkmaktan da bıktım. Sanırım bıktım."

3 notes

Karalamalar #37

Neyden sonra insan intihar kararı alır diye düşünür duruyorum. Her dayanamadığı acı sonrası, en acısız hal olan ölümü istiyor ama bir türlü cesaret edemiyor. Kendi adıma eğer sonsuzluk korkum olmasaydı çoktan kendimi atmış ya da bileklerimi kesmiştim.

Hayır, asıl konu bu değil. Asıl konu, intiharı devamlı bir çıkış yolu olarak görmek, istemek gibi kendini saldığın insanla olan umudu da yitiremiyorsun. Olmayacağını bilsem bile, tekrar ve tekrar aynı şeyleri yaşayabiliyorsun. Ya da ben salağım. Bilmiyorum henüz bunu.

İşin garip tarafı sonsuzluktan korkan ben için, içinde bulunduğum durum da, kendin kendini yiyen yılan misali, sonsuz bir döngüye girmiş duruyor. Ve bundan da ödüm bokuma karışıyor. Ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok. Bedenen, ruhen çöktüm. “Over and over and over…” diye beynimde bir bozuk plak dönüp duruyor, kenarda da yaşam denen bok çuvalı.

Hiçbir şeyi düzeltemiyoruz. Ama hiçbir şeyi. İşimiz sadece ufak illüzyonlara bakıyor.

0 notes

Karalamalar #36

  • Yaşamayı seçemiyoruz.
  • Ölmeyi de beceremiyoruz.
  • After Life denen bok varsa da sonsuza kadar, ölünce hiçbir şey yoksa da sonsuza kadar.
  • Saçımızı seçemiyoruz.
  • Boyumuzu seçemiyoruz.
  • Paran varsa da mutsuz oluyorsun, paran olsa da.
  • Kilonu seçemiyorsun.
  • Mutlu olmak diye bir şey yok.
  • Mutsuzluk gitti zaman, anlık olarak mutlu olduğunu hissediyorsun ama sadece mutsuz olmadığın için öylesin.
  • Yaşamaktan bıkmadınız mı?
  • Ölüm mi sizi kurtaracak?
  • Sonsuzluktan korkan biri için ölüm korkusu ile yaşamak istemek arasında hiçbir fark yok.
  • Çünkü takılı kaldım.
  • Bıktım.
  • Yoruldum.
2 notes

Karalamalar #35

Kapıdan çıkıp gitmişti, sigarasına uzandığında. Sadece yakması ve içine çekmesi kalmıştı onunla beraber. Masa ufak ama geniş kül tablası ile bardağı rahatça alıyordu. Hatta dirseklerini koyması için bile yer kalıyordu.

"İşte tekrar boku yedim" dedi kendi kendine. Hatalar, tekrardan yapılmak için varlardı. Uslanmadan, bıkmadan. Çünkü böyle zevk alıyordu. Ta ki, kapıdan biri çıkıp onu kendisi ile başbaşa bırakana kadar.

Genelde o kapıdan çıkardı. Nereye açıldığını ise sadece o bilirdi. Nereye isterse oraya açılırdı. Fark edemediği tek şey ise kapıyı açan tek o değildi. Böylece başkasının açtığı kapıda kendini bulurdu. Hataları da bu yüzden yapardı. Farkında olmadan. İstemsizce, umarsızca.

Tekrar kapıya yönelmesi için sigarasını yarıda söndürdü. Kapi kolunu hiç düşünmeden açtı. Fakat bu sefer o kol dönmüyordu. Zorladı. Daha da zorladı. Kırmayı düşünmesi ile kapıya yüklenmesi arasında bir şimşeğin paratonere düşmesi kadar bir süre dahi yoktu. Ama bu da nafileydi.

Tekrar sigarasını sardığında fark etti. Kapıyı açamazdı. Çünkü bu sikik kapıyı o açmamıştı. Bu boktan yerde kilitli kalmıştı. Evet.

Klostrofobisi arttı. Kapı üzerine geliyordu. Nereye kaçacaktı? Tekrardan kapının açılmasını beklemekten başka çaresi olmadığını anladığında ise yaptıgı salaklıklara lanet okudu. Naifliğinin yedi ceddini elden geçirdi. Saflığına tecavüz etti. Yeniden düştüğü hatalarla yatağa girip, uykuya dalmadan onları kovdu.

Batmıştı. Su alıyordu ve birinin gelip de kapıyı açmasını bekliyordu. Tabii gelirse…

0 notes

Karalamalar #34

Mutsuzken mutlu olmakti benim super gucum. Mutlulugun sorumlulugu, onu stabil ve sabit tutmak icin verilmesi gereken eforu enerjiye cevirseydik, ya da benim bunu yapmam icin, herhalde ortalama bir sehirin elektrik ihtiyaci karsilanacak kadar enerji elde ederdim. Mutsuzluk da bir o kadar basitti. Safti. Ugrasmani gerektirecek en ufak bir sey yoktu, kaybedecek hicbir sey yoktu. Gelirse arada mutluluk gelirdi, o da artisiydi. Mutsuzluk cok karli bir anlasmaydi beyinle yapilan. Hem mutsuzluk uretkenligi de arttiriyordu. Ama buna ragmen neden “mutlu” hayaller kurma ihtiyacimiz oluyordu, bu da epey sacmaydi. Sahsim adina utopiklikler kurup, kendi distopyamda mutluydum. Gercek mutlulugun sarhosluguna kapilsam da onunde sonunda kendi coplugume donuyordum. Mutsuzluktan olen coktur belki ama mutluyken bir anda mutsuz olmaktan daha iyidir olmek. Hayatin boyunca binlerce kez olup dirilmektense bir kere olmek daha iyiydi. Daha mutlu oluyordun sonucta. 

2 notes

Karalamalar #33

Bu akşam uzun bir aradan sonra kendimi, kendi geçmişimi anlattım. Tamamen teslimiyet duygusu ile, zaaflarım, hatalarım, başarısızlıklarım… Kendini anlatmayı sevmeyen, anlatmaktan genelde kaçınan biri için oldukça önemliydi. Karşındakinin samimiyetine inanarak kendini, kendin gibi anlatmak epeyce rahatlatan bir şey.  

Bunları buraya not düşülsün diye yazmamın sebebi ise, beni tanımadan vardığınız yargıların aslında ne kadar da yanlış olduğunu yüzünüze söyleyemeyişimdir. Çünkü bunun samimiyetine pek inanamıyorum. Beni cool görmek isterseniz epeyce coolum, yavşak bir orospu çocuğu olarak görmek isterseniz de yavşak orospu çocuğu olurum pek ala. Sonuçta ben de sizi epeyce değersiz biri olarak görmek istiyorum.

0 notes

Karalamalar #32

Ölsem herkes daha mutlu olacakmış gibi hissediyorum gün geçtikçe. Varlığımdan rahatsız olanlar, varlığımı fark etmeyenler, beni tanımayanlar, yanlış tanıyanlar… Hepsi için, ölsem hayat daha güzel bir yer mi olacak gerçekten? Yoksa, benim için mi güzel olacak her şey? Sonsuz uyku ya da sonsuza kadar yaşamak. Belirsizlik bu kararı bana verdirtmiyor. Hayatımda görmek istediğim birkaç şey kaldı, onları da başarı ile tamamlarsam sanırım yaşamak için bir nedenim kalmayacak ya da yeni nedenlerle kendimi kandırıcam. Ama bildiğim tek şey şu an yaşadığımın bir öneminin olmaması. Belki ailem için. Belki de değil, sadece ailem için. Eh, bana sormadan beni dünyaya getirdilerse pek ala onlara sormadan da buradan gidebilmem lazım eğer adil olmaktan bahsedersek. Ama işte olmuyor nedense öyle bu işler. Eften püften olgulara sıkışıp, kendimize yeni acılar sunuyoruz. Pek muhteşem, pek sevimli.

2 notes

Karalamalar #31

Tekrardan Deftones ile hayat enerjimi bulduğum şu günlerde, iflahımın sikilmesi ve yüreğimin dağlanması tabii ki de tesadüf olamaz. Bir şeyin olması lazım. Olmazsa çok falza kişiyi sikip atıcam. Suçlusu ben olsam bile, benim dışımda gelişen olaylar buna tuz biber ekti. 

Her neyse, Chino gibi böğürtülüyüm. Sinirliyim. Arada mutluluk geliyor ama sağ olsunlar 2-3 saat anca sürebiliyor. Tatil işimi de ayarladım gibi gibi, airplane mode’a alıp, 3-4 gün kafamı dinlicem. 

Hadi siktirin gidin.

ps: ergen olmak suç değil. 23 yaşında ergen oluyorsam bu sizin suçunuz. 

0 notes

Karalamalar #30

Aslında nefret-ül ergen bir yazı yazmak için açtım bu sayfayı ama vazgeçtim. Sigur Ros açarak sakinleştim 2 saniyede. 

Valtari albümü. Varug parçası. Dağın tepesinden düşerek ilerleyen bir çığ. Başka bir şey düşündürtmüyor bu parça. Bu albüm hatta. Noi Albinoi re-make yapılsa yeni OST bu albüm olabilir.

Her neyse. Hayatımı grafiğe döksem kısa mutlulukların pik yaptığı yerler ile intihar eşiğine gelen piklerin arasının ne kadar fazla olacağını fark ettim. Ben bunu hak mı ettim yoksa tamamen sik sok insanlar yüzünden mi bilmiyorum ama hala intihar etmediğime göre, eh, eşiğim biraz yüksek. 

1 note

Karalamalar #29

Bir kahin edasi ile olacak her seyi sirasi ile biliyorum. Bilmeme ragmen hep ayni boku yapiyorum ya da beynim bundan zevk aliyor. Kendimi acindirmak, kucultmek, yermek, sinirlendirmek, degersizlestirmek… Hepsini de birkac gun icinde yapabiliyorum. Hayatta hep yalniz kalmaya da sanirkm bu yuzden mahkumum. Zaten mahkum oldugum bu hayatin yanina baska mahkumluk. Mahkumception. Mahkum kelimesi cok anlamsizlasti degil mi cok fazla soyledigin icin. İste bana da bunlar cok fazla soylendigi icin hayat anlamsizlasti.

0 notes

Karalamalar #28

Aylar önce küllükle ilgili bir şey yazmıştım. Liseden beri evdeki küllüğümü değiştirmediğimi söylemiştim. Annemin “çeyizliğime” koyacağı pırlanta takımdan küllüğü aldım odama. Ağır. Gösterişli. Harika bir şey. Hem de bana hiç yakışmıyor. Ne alaka abi pırlanta kesim küllük. Ama değiştirdim. Değişim iyidir, değişim canlı tutar. 

Değişiyor muyum derken bile tereddüt ediyorum. İsteklerim aynı yıllardır hepsi de hüsranla sonuçlansa da. Belki inancım bu yönde ve bu yüzden başka hiçbir şeye inanamıyorum. Kimseye bu yüzden inanamayabilir miydim? Bir “istek” için inancım sonsuzken, konuşmamaya yemin etmiş bir budist rahibi gibiyken inancım, o isteğin aracısına nasıl olur da inanmazdım. Tanrı’ya inanıp, peygamberlerine inanmamak gibi bir şey sanırım bu. İçimdeki “tanrı” belki de “isteğim” ve ben bunu çok sonra fark ettim. İbadetim ne peki? Üzülmek mi? Meh, çok tutarsız. 

Karışıklıktan ölmezsem eğer, seni sevmeye başlayacağım. 

1 note