Karalamalar #49

Yururken hep yere bakan 25 yasinda bir erkegim. Yere bakiyorum cunku kafamk kaldirirsam dusundugum seyler yerine baska seyler dusunmeye baslayacagim. Beynimi tutamiyorum maalesef. Mesela yururken onumdeki adami dusunuyorum. Bu sicakta takim elbise giymis. Bense sort ve tee ile gebermenin esigindeyim. Ya da canlilarin morfolojik ozelliklerindeki varyasyonlarin ne kadar da fazla oldugunu dusunuyorum. İlahiyatcilar gibi “yuce” olarak adlandirmak yerine sefil olarak adlandiriyorum. Cunku maalesef hepimiz guzel olamiyoruz. Ama burada da baska bir sey devreye giriyor, bireysel farkliliklar. Kimse %100 cirkin olamiyor ya da guzel. Her neyse. Ben bunlari anlatmayacaktim. Demistim ya, kafami kaldirdigimda asil kafamdakileri dusunemiyorum diye. Kafam hic durmuyor. Bir gun patlayacak diye korkmuyoruk ama patlayacakmis gibi oldugu anlarsa biraz tedirgin oluyorum. Konusmada da pek basarili degilim cunku cumlemo bitirmeden cumlenin ilk kelimesindeyken, 2 cumle sonrasini dusunup filtrelemeye calisiyorum. O yuzden en iyi yapabildigim ve beni tedirgin etmeyen sey yazmak. Onda da yazma hizim dusunme hizimdan yavas ve bu cok sinirimi bozsa da orta yolu bulabiliyorum. Gene baska konuya atladim. Esas konu bu degildi. Butun insanligin neden el ele tutusup intihar etmedigini dusundum mesela ama bu da asil kafamdaki degildi. Olamazdi da. Cok sacma olurdu. Sabah da mesela servisleri dusundum. Bu calisanlari ana yol uzerinden alip is yerine goturen servislerden bahsediyorum. Yani aslinda birer distopik hikayeden cikma gibi duruyorlar ama benim disimda kimse bunun farkinda degilmis gibi. Dusunsenize, her gun belli saatte orada olup, o araca binip kolelik yapmaya, pardon calismaya, gidiyorsunuz. Bir de kacirirsaniz varsa sahsi aracinizla ya da toplu tasima ile gitmek zorundasiniz ve bu korkunc. Toplu tasima ile ise gitmek mi yoksa koleleri toplayan gardiyanlar misali her sabah sizi alan servislerle mi ise gitmek daha korkunc bilmiyorum ama toplu tasima sanirim ama ozgur. Cunku herkes farkli bir yerde inip, cok alakasiz yerlere gidebiliyor. Ben bunu sabah dusundum ama yarim saat once kafamda ne vardi. Yoksa kafamdakiler bunlarin sarmal bir dongusu muydu de hep esas konuyu bulamiyorum?

Tabii ya. Esas konu buydu. Hep esas konuyu oyalayacak seylere sahip olmamiz.

0 notes

Karalamalar #48

Bir öksürük şurubu içip, psikolojik yan etkileri ile aslında yapmadığınız şeyler yaptığınızı fark edemiyorsanız, çok gerizekalısınız. Ruh diye bir kavram atıp insanların bedenlerindeki hapsoluşlarını gizleyemezsiniz. Hormon takviyesi alıp, güleceğim şeye ağlıyorsam ben bu bedende sürgün yaşıyorum demektir. Hiçbir şey, ama hiçbir şey benim kontrolümde değil. Gözlerim, sadece bunları görmeye yarıyor, beynimle düşünemiyorum, beynimle düşündürtülüyorum. Ellerimle bir kadına dokundurtuluyorum. Bu kadar korkunç bir sürgüne baş kaldıramıyoruz, sürgünde “mutlu” olmamızı hisettiren şeyleri yaşamamız sağlanıyor. Neye güleceğimi ya da neye üzüleceğimi ben değil, bedenimdeki hormonlar belirliyor. Bunu yazmaya iten, çevresek bin tane faktör varken, ben nasıl özgür bir varlığım diyebiliyorum? Trilyon tane insan varken gidip 1 kişiye aşık olup ona ağlıyoruz. Geri kalan trilyon ile hiçbir şey yaşamadan. Ne kadar da aciz bir durum. Ne kadar da önümüze verilenleri seçmek zorunda bırakılıyoruz. Özgürlük denilen şey belki de salt ölüm. 

0 notes

Karalamalar #47

okulu, ailemi, herkesi geri bırakıp siktir olup gitmek istiyorum buradan. üzerimde 25 yıldır biriktirdiğim ne varsa her şeyi reddederek, yırtarak, parçalayarak, ağlayarak bırakmak istiyorum. seçme şansının verilmediği bir ortamda yaşamak zorunda olduğum ve olduğumuz şeyler çok acımasız. adil değil. dert para, meta değil. içsel. iyi dediğinin kötü çıkması, güvendiğinin arkandan bıçaklaması. tek bildiğin kendi belleğin, kendi etin. kendi etinden başka ete güvenemezsin. isteyemezsin. bize robot olmamız için kafamıza konan sistemlerin hepsi, krallardan, parlement üyelerine, hepsi de aynıydı. sadece susalım diye yıkılmakta olan binayı güçlendirmeyip sadece boyasını yenilemiş gibi sistem değiştirdiler. feodalizm, demokrasi, komünizm, faşizm… hepsi aynı amaca hizmet ediyor. kandırmak. ve biz eğer bu sistemleri, dayatmaları sevmiyorsak başkaldırıyorsak, sokağa çıkmaya korkup evde kafa içindeki ette aydınlanma yaşıyorsak, “ne olacak bu memleketin hali be abi” diye çay içerken karşındakine söylüyorsak; ya bizde ya da onlarda bir hata var. eğer ki biz sistem dışı düşünebiliyorsak, ya bu sistem bunu istediği içindir ya da sistem bir noktada hata yapmıştır. evrimsel süreç ne der bilemiyorum fakat bir noktada ya bizim kafamızdaki et sarmalı evrimleşti ya da hep böyleydi. kelimeler ile iletişimin olduğu tek canlıyken, miyavlayan kediye şirin demek rezaletin tam kendisi. mavi denen rengin aslında ne renk olduğunu bilemeyişimiz aciziyetimizi tesciller. aşk dediğimiz duygu silsilesini, kelime ile anlatmak faşistliktir. kelimeyi bilmiyorsan, hissettiğini anlatamazsın. yukarıda yüzlerce kelime var ama 99 tanesi bile bunları yazarkenki beynimi, içimi, etimi tasvir edemiyor. yeni bir dil üretmek en mantıklısı olabilirdi ta ki her kişi kendi duygusu için o dili yenilemesi gerekmeseydi. beynimizden taşağımıza kadar faşistiz. bu cümle ile de seksistiz.

0 notes

Karalamalar #46

Hayat her adim attikca manasizlasiyordu. Hayata tutundugum her seyin bir gun benden sonra belki de benden once bosluga, hiclige gidecegini fark ediyordum. Kapana kistirilmis bir ayi gibi de var gucumle bagirip, etrafi yikamiyordum. Hiclige destek olurcasina sessizlik vardi icimde… Beynimde. Sessiz haykiris buydu sanirim hep kitaplarda betimlenen agdali agdali. Hic olmamak icin direndigimi fark ettim. Aksi halde coktan intihar etmis olmam lazim degil miydi? Ya da sadece bildigin, duz korkaktim. Her neyse. 10 metrekarelik bir odada olum beni alana kadar bombos, isiksiz durmak ile butun hayatim boyunce eserler vermis, basarili olmus biri olmam arasinda hicbir fark goremiyordum. Gormem mi gerekiyor peki? Bunu da hicbir zaman bilemeyecegim sanirim.

2 notes

Karalamalar #45

Uykumdan sadece gözlerimi açarak hiç hareket etmeden uyandım. Tam karşımdaki aynaya baktım ve: “Ben neler yapıyorum?” dedim. Sanırım içimden söylemiştim bunu çünkü ağzımda hala pas tadı bütün katılığı ile duruyordu.

0 notes

Karalamalar #44

metrodan inip et yigini insanlarin arasinda metrobuse ulasmaya calisiyordum. yanimdan gecenleri öldürüp kalabaligin merkezine de el bombasi atma istegimi dizginleyemiyordum. bu kadar insana gercekten gerek var miydi? bu kadar kalabalik. herkesin bin tane sorunu vardi. kimisi hic orgazm olamamis kimisi de orgazmdan bile zevk alamaz hale gelmisti. ama hepsi insandi. insandik.

akbil bastim. para harcadim. kopek gibi calismaya ragmen hicbir zaman istedigim paraya sahip olamayacagimizi fark ettim. ya kirli isler yapacaktin ya da babadan fabrika devralma. sonra en onde balik istifi ayaktaydim. sonra bunlari bile yazarken ya da dusunurken bile dilin bana verdigi muddetce hislerimi anlatabiliyordum. yani kisitlaniyorduk. dil tarafindan, kelimeler tarafindan ozgurlugumuzu yitirmistik. korktum. ask denilen sey bana gore belki hicbir dilde karsiligi olmayan bir seydi. sana goreyse belki cidden askti. canim sikildi. devlet olgusu kisitlar. dil kisitlar. o kisitlar bu kisitlar. sahi neden fare gibi ciftlesip domuz gibi ürüyorduk? halbuki sevismek cogu yerde tabu hatta gunahlarin en buyuguydu. bilmeden olmek istemiyorum.

1 note

Karalamalar #43

Ölümsüz olduğuma iyice inanmaya başladım. Dünyanın yarısından fazlasının günlük işlerine gömülüp, ölümü unutması ile benimkinin pek bir alakası yok, hatta aksine ben ölümü gün aşırı aklıma getirdiğim için ölümsüz olduğuma inanıyorum. Kimi zamanlar beynim kendi kendine, nihai soruların cevabını bulacakmış gibi oluyor. Bazen kitap okurken, bazen sıçarken, bazen de sonsuzluk korkumun en pik noktasında o “aydınlanmaya” ramak kala, beynimi çalıştırıp kendi merakımı gideremediğimden ve teslim olamayışımdan dolayı öğrenemiyorum ve o “saf” beyin düşünceler bütününden uzaklaşıyorum. Ne de olsa yıldızın çocuklarıyız ya da yıldızlardan birer parça, artık, atıl… C, H ve O. Hepimiz cidden yıldız tozu muyuz? Yoksa gökteki yıldızlar bizim birer izdüşümümüz mü? Beni zamanında hipnozla telkin etmeye çalışan doktor gibi başarısız birer kara delik artığı mıyız? Sahi neyiz biz de bu boktan dünyada kapana kısılmış şekilde “yaşamaya” mahkum edilmişiz? Sürgüne gönderilmiş yıldızlar olabilir miyiz? Zamanı gelmeden karadeliğe sürüklenen yıldızlar… Kulağa ne kadar da destansı ve epik geliyor değil mi? Doğru olsa bile, şu an bunları yazarken bile ne kadar aciz olduğumu değiştirmiyor. 

Ölümsüzlüğe gelince. Ben ölene kadar ölümsüzüm. Bunu hiçbir şey değiştiremez zaten ben ölünce her şey de benimle beraber yok olacak. Büyük bir fotoğrafçı olup, senelerce adım duyulmayacak. Belki duyulur ama ben öldükten sonra hepinizi de yanımda götüreceğim. Ölüm böyle bir şey. Belki beni sevgilim son yolculuğuma götürecek ama ben öldüğüm ilk salise onu da benimle beraber öldürmüş olacağım, benimle beraber yok olacak işin aslı.

Ben ölümsüzüm. Düşününce çünkü, ölmek çok mantıksız. 

Etrafıma baktıkça, benim de bir gün ölüp yaşadıklarımın bir anlamı olmamasına, sahip olduğum (az da olsa) entelektüel bilginin merkezini yani beynimi bir böceğin yiyeceği gerçeğinine sırt çeviriyorum. Kabullenemiyorum.

1 note

Karalamalar #42

Yaşama amacımızı bilmeden, çevremizi anlamaya başladığımız andan itibaren bir şekilde yönlendirilerek yaşamaya çalışıyoruz. Okula götürülür, sınava hazırlanır, şanslıysak bir meslek seçer ve emeklilik hayali kurarız. Ama yaşam öyle sinsi ki, belki bu hayallerin ortasındayken bir kaza sonucu hiçbir zaman o hayalleri gerçekleştiremeyeceğiz. İronik kısmı da ben bu yazıyı yazarken ortalarda bir yerlerde, hatta bu cümleyi bile bitiremeden kalp krizi geçirip ölebilirim. 1 salise sonrasını bilmezken, ama bu bilinmezlik sadece ölüm ve yaşam arasında, nasıl bu kadar “zaman”ı bonkör kullanabiliyoruz?

Film izlerken bugün, belki 10 yıl sonra sakat kalabileceğimi düşündüm, 3 yıl sonra ampüte olabileceğimi, 15 dakika sonra beyin kanaması geçirebileceğimi, 1 dakika sonra da zengin olabileceğimi. Kader var mı? Sanmıyorum. Ama uzay-zaman ekseninin bir yerinde, benim 23 yıl sonraki yaşantım duruyor. Ya da belki o kadar bile yaşayamayacağım. Her neyse, benim uzay-zaman izdüşümünde benim bütün yaşantım duruyor. Nasıl ki şu an havaya bakıp gördüğümüz o yıldızlar aslında binlerce yıl öncesinin bize gelen ışınları ise, yani bizim dünyamızdaki zamana göre düşünürsek belki orada bir yıldız artık yok, benim, hepimizin birer izdüşümü de bir yerlerde bulunuyor.  Ve ne acı ki biz hiçbir şekilde “yaşamadan öğrenemiyoruz.”

Yaşam dünyadaki en büyük klostrofobik şey. Hatta buna sebep dünya olabilir. Çünkü benim için dünyada tıkılı kalma düşüncesi, asansöre binmekten korkan klostrofobik için birebir aynı; ne eksik ne fazla. 

2 notes

Karalamalar #41

Gördüğümüz ne varsa beynimizin bize sunduğu gerçeği ile yaşamak nasıl bu kadar kolay olabiliyor? Beynin placebo ilaçlarla hastalık geçirebilme gücü varken, önümde duran ve şu an yazı yazdığım bilgisayarın nasıl bir şey olduğunu bilmemek beni ziyadesiyle ürkütüyor. Işık yansıyıp göze geliyor, beyin bunu kendi dilinde çeviriyor. Bu yüzdendir ki, hiçbir zaman kendimiz dışındaki bir bireyin bir “şeyi” nasıl gördüğünü öğrenemeyeceğiz. 

Uyurken bilincimiz nereye taşınıyor çok merak ediyorum. Belli ki ait olduğumuz zaman-mekan denkleminden çıkıyor. Ve bir şekilde de geri gelebiliyor. Uykuya dalmayı kısmen de olsa bilinçli fakat o süre içerisindeki bilincimizin “gezinti”sini ise bilinçsizce takip ediyoruz. 

Uzayı gözlemlerken, hadi bırakın uzayı gözlemlemeyi, gece yıldızlara bakarken aslında bir nevi zamanda yolculuk yapıyoruz. Çünkü oradan gelen ışınlar bize zilyon sene önceki ışınların ta kendileri. Yani kafamızı her kaldırdığımızda aslında geçmişi görüyoruz. Bu durumda da şimdiki zaman sadece önümüzde. Ve eminim bir taraflarda da gelecek vardır ama halen kör gibiyiz. 

Bunlar bu zamanlarda uzunca düşündüğüm satırbaşlarından birkaçıydı sadece. Beynimin içindeki bilim ve kurgu iflah olmaz şekilde ilerliyor son günlerde. Sanırım bunda tekrardan kitap okumaya başlamam ve beynimi çalıştırmam etkili oldu. Her neyse; daha neden esnediğimizi bilmediğimiz bir dünyada, evrende,  yaşantıda, yaşamda, ya da her ne bokla adlandırmak isterseniz, insanlara tanrı olgusu yükleyip acı çektirmek ne derece mantığa sığıyor beynimin hiçbir kıvrımına girmiyor bu. Ben, bu dünyadaki bütün ilim ve bilimlerin bir şekilde yanlış analiz edildiğine inanıyorum. Yani algılarımız her ne kadar farklı düşünen bilim insanıyla dolu olsa da, bilime adanacak hale gelene kadar çevresel etkenlerle maruz kaldığımız “şey”ler yüzünden belli bir kısır döngüde kalıp, o yönde ilerlemek zorunda kalıyoruz, ki bence bir yerde yanlış yaptık ve bu yüzden hiçbir şey bilmiyoruz aslında. Yani uzayı, bir boşluk olarak görmektense, bir balığın denizin üzerini hiç görememesi yüzünden oksijenın serbest dolaştığı ortamı bilmemesi gibi görmek istiyorum. Septik yaklaşıp, en temeldeki olguları baştan yazmak gerekiyor. Bu bizi canlı tutacak ve fikirler dünyasına oturtacak olan şey. Tanrı kavramının, toplum kavramının, artık işlevinin kalmadığına ve yakın zamanda değişime uğrayacağına inandığım demokrasi-kapitalizm kavramının, seks kavramının, gezegen kavramının, mastürbasyon kavramının, dolaşım sistemi kavramının, anatomi kavramının, fizyoloji kavramının, tedavi kavramının, aile kavramının, anne kavramının, kuzen kavramının, sigara bağımlılığı kavramının, bütün kavramların ve bütün hücrelerin değişmesini istiyorum. Daha farklı bakarak yaşamak istiyorum. 

1 note

Karalamalar #40

Aslında süpermarketler, olası bir zombi saldırısında, ne bileyim apokaliptik bir durumda, mahalle bakkallarından daha fazla erzak temin edebilecek bizlere. Hem de %100 indirimli. 

0 notes

Karalamalar #39

Neredeyse bir yıldır tek yaptığım yeni taşındığım evde boş boş dolanmak. Salak internet sitelerinde dolaşıp, kendim için hiçbir şey yapmamak. 

Bu infinite loop’u kırmanın vakti geliyor. Her şeyden önce “artık” bitirmem gereken okuluma önem vermemin zamanı çoktan geçti ve ipleri bu konuda ele almam gerekiyor. Ve zaten bir yılda, inanılmaz kilo aldım. Belki de insan içine çıkmama isteğim bu yüzdendir. 

Uzun zamandır ne buraya, ne de defterlerime yazı yazabiliyorum. Ne adam gibi fotoğraf çekebiliyorum. Ne doğru düzgün kitap okuyabiliyorum. Hoş, biriktirdiğim çizgi romanları erittim, yalan yok. Ama bekleyen onlarca kitabım var; hem de tek seferde alınmış. Aylarca beklemiş ve toz içinde kalmış. 

Anka mı dersiniz, Jesus’ın rezurekşını mı bilmem fakat, eski halime geri dönüyorum. Be aware. 

0 notes

Karalamalar #38

"Her şeyin gitgide anlamsızlaştığı, soyutlaştığı dönemlerde nasıl hayatta kalabiliyoruz?" dedi dışından sanki evde biri varmış gibi. Yeni aldığı, değişik markalı tütününü sararken elleri titriyordu. İlk defa böyle olmuştu. Çok takmazdı bu tip şeylere, gözünü kapayıp el marifetiyle sigarayı çabucak sarıp ağzına götürmüştü. Çlink sesi ile beraber çakmağının muazzam ateş ile sigarasını yaktı. Ağzına acı bir tat geldi, evet; tütünü kalitesizdi. "Şansımı sikeyim Ian, senin gibi ben de çok şanssızım" diye iç çekti. İmkanı olsa hayatı grenli siyah & beyaz görmek isterdi. Bol kontrastlı. 4 adım ileri gidiyordu. Hayata 4 adım ileri giderken, siyah ve beyazın yanına 4 renk daha eklerken, en küçük bir olayda tekrardan siyah ya da beyaza düşüyordu. Ruhu bozulmuştu, vücudu kaldıramıyordu. Sonsuzluk içinde yüzmek, 4 duvar arasında yok olmak istiyordu. "Kaldıramıyorum artık lanet olası! Her geçen gün vurduğu hasar daha da büyüyor, ne kadar büyük ya da küçük olmasına gerek yok olayın. Boşlukta sallanıyor gibiyim. Tek yapmak istediğim yok olmak ama onu da beceremiyorum. Sadece duruyorum. Duruyorum anladın mı? Durmaktan bıktım. Yok olamamaktan bıktım. Yok olmaktan korkmaktan da bıktım. Sanırım bıktım."

4 notes

Karalamalar #37

Neyden sonra insan intihar kararı alır diye düşünür duruyorum. Her dayanamadığı acı sonrası, en acısız hal olan ölümü istiyor ama bir türlü cesaret edemiyor. Kendi adıma eğer sonsuzluk korkum olmasaydı çoktan kendimi atmış ya da bileklerimi kesmiştim.

Hayır, asıl konu bu değil. Asıl konu, intiharı devamlı bir çıkış yolu olarak görmek, istemek gibi kendini saldığın insanla olan umudu da yitiremiyorsun. Olmayacağını bilsem bile, tekrar ve tekrar aynı şeyleri yaşayabiliyorsun. Ya da ben salağım. Bilmiyorum henüz bunu.

İşin garip tarafı sonsuzluktan korkan ben için, içinde bulunduğum durum da, kendin kendini yiyen yılan misali, sonsuz bir döngüye girmiş duruyor. Ve bundan da ödüm bokuma karışıyor. Ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok. Bedenen, ruhen çöktüm. “Over and over and over…” diye beynimde bir bozuk plak dönüp duruyor, kenarda da yaşam denen bok çuvalı.

Hiçbir şeyi düzeltemiyoruz. Ama hiçbir şeyi. İşimiz sadece ufak illüzyonlara bakıyor.

1 note

Karalamalar #36

  • Yaşamayı seçemiyoruz.
  • Ölmeyi de beceremiyoruz.
  • After Life denen bok varsa da sonsuza kadar, ölünce hiçbir şey yoksa da sonsuza kadar.
  • Saçımızı seçemiyoruz.
  • Boyumuzu seçemiyoruz.
  • Paran varsa da mutsuz oluyorsun, paran olsa da.
  • Kilonu seçemiyorsun.
  • Mutlu olmak diye bir şey yok.
  • Mutsuzluk gitti zaman, anlık olarak mutlu olduğunu hissediyorsun ama sadece mutsuz olmadığın için öylesin.
  • Yaşamaktan bıkmadınız mı?
  • Ölüm mi sizi kurtaracak?
  • Sonsuzluktan korkan biri için ölüm korkusu ile yaşamak istemek arasında hiçbir fark yok.
  • Çünkü takılı kaldım.
  • Bıktım.
  • Yoruldum.
2 notes

Karalamalar #35

Kapıdan çıkıp gitmişti, sigarasına uzandığında. Sadece yakması ve içine çekmesi kalmıştı onunla beraber. Masa ufak ama geniş kül tablası ile bardağı rahatça alıyordu. Hatta dirseklerini koyması için bile yer kalıyordu.

"İşte tekrar boku yedim" dedi kendi kendine. Hatalar, tekrardan yapılmak için varlardı. Uslanmadan, bıkmadan. Çünkü böyle zevk alıyordu. Ta ki, kapıdan biri çıkıp onu kendisi ile başbaşa bırakana kadar.

Genelde o kapıdan çıkardı. Nereye açıldığını ise sadece o bilirdi. Nereye isterse oraya açılırdı. Fark edemediği tek şey ise kapıyı açan tek o değildi. Böylece başkasının açtığı kapıda kendini bulurdu. Hataları da bu yüzden yapardı. Farkında olmadan. İstemsizce, umarsızca.

Tekrar kapıya yönelmesi için sigarasını yarıda söndürdü. Kapi kolunu hiç düşünmeden açtı. Fakat bu sefer o kol dönmüyordu. Zorladı. Daha da zorladı. Kırmayı düşünmesi ile kapıya yüklenmesi arasında bir şimşeğin paratonere düşmesi kadar bir süre dahi yoktu. Ama bu da nafileydi.

Tekrar sigarasını sardığında fark etti. Kapıyı açamazdı. Çünkü bu sikik kapıyı o açmamıştı. Bu boktan yerde kilitli kalmıştı. Evet.

Klostrofobisi arttı. Kapı üzerine geliyordu. Nereye kaçacaktı? Tekrardan kapının açılmasını beklemekten başka çaresi olmadığını anladığında ise yaptıgı salaklıklara lanet okudu. Naifliğinin yedi ceddini elden geçirdi. Saflığına tecavüz etti. Yeniden düştüğü hatalarla yatağa girip, uykuya dalmadan onları kovdu.

Batmıştı. Su alıyordu ve birinin gelip de kapıyı açmasını bekliyordu. Tabii gelirse…

0 notes